Devlet Bahçeli’nin son yıllarda ısrarla vurguladığı “MHP hükümetin ortağı değildir, Cumhur İttifakı’nın bir parçasıdır” cümlesi, yalnızca bir siyasal tanımlama değil; aynı zamanda Türkiye’de iktidar, sorumluluk ve meşruiyet ilişkisini yeniden kuran stratejik bir konumlanmadır. Bu ifade, ilk bakışta teknik bir ayrım gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde siyasal sorumluluğun nasıl askıya alındığını ve iktidar pratiğinin nasıl “mesuliyetsiz bir yönlendiricilik” biçimine büründüğünü göstermektedir.
Parlamenter sistemin sona ermesiyle birlikte yürütme yetkisinin büyük ölçüde tek merkezde toplandığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, klasik koalisyon–ortaklık kavramlarını da işlevsizleştirdi. Bu yeni düzende hükümet, hukuken tek başına Cumhurbaşkanı’ndan ibaretken; siyasal olarak onu ayakta tutan ittifak yapısı, karar alma süreçlerinde fiilî bir ortaklık üretmektedir. İşte Bahçeli’nin söz konusu ayrımı, tam da bu boşlukta anlam kazanmaktadır: Hükümetin dışında ama iktidarın merkezinde bir aktör olmak.
Bu konum, MHP’ye ve liderine üç önemli imkân sunmaktadır. Birincisi, yürütme kararlarının şekillenmesinde güçlü bir ideolojik ve siyasal etki alanı yaratmak. İkincisi, bu kararların sonuçları olumsuzlaştığında hukuki ve ahlaki sorumluluktan sıyrılmak. Üçüncüsü ise, gerektiğinde aynı kararlara itiraz edebilen “eleştirel iktidar ortağı” rolünü sürdürebilmek. Bu üçlü yapı, klasik siyaset teorilerinde pek karşılığı olmayan, ancak güncel Türkiye pratiğinde oldukça işlevsel bir iktidar formuna işaret etmektedir.
Ekonomi politikaları bu durumun en görünür alanlarından biridir. Emeklilerin alım gücündeki dramatik düşüş, ücretlilerin yoksullaşması ve sosyal devlet mekanizmalarının giderek daralması, iktidarın bütününü ilgilendiren sonuçlar doğurmaktadır. Buna rağmen MHP, bu tablonun doğrudan sorumluluğunu üstlenmemekte; zaman zaman “sosyal hassasiyet” vurgusu yapan çıkışlarla itiraz pozisyonu almakta, fakat bütçe, vergi, para politikası gibi temel kararların alındığı süreçlerde ittifak hukukunu gerekçe göstererek bu kararların arkasında durmaktadır. Böylece hem yönlendiren hem de sonuçlardan azade kalan bir siyasal hat inşa edilmektedir.
Benzer bir durum, kamuoyunda “barış, kardeşlik, normalleşme” gibi kavramlarla anılan süreçlerde de görülmektedir. Güvenlik politikalarının sertleştiği, hukukun askıya alındığı ya da tam tersine müzakere kapılarının aralandığı her momentte MHP’nin pozisyonu belirleyici olmuş; ancak sürecin başarısızlıkları ya da toplumsal maliyetleri söz konusu olduğunda “biz hükümet değiliz” söylemi yeniden devreye sokulmuştur. Bu, siyasetin sonuç üretme kapasitesi ile hesap verme yükümlülüğü arasındaki bağın bilinçli biçimde koparılması anlamına gelmektedir.
Bu noktada kritik soru şudur: Bir siyasal aktör, kararların alınmasında belirleyici olup, bu kararların sonuçlarından sorumlu olmadığını iddia edebilir mi? Demokratik siyaset geleneğinde bu sorunun cevabı nettir. Yetki ve sorumluluk birlikte düşünülür; biri olmadan diğeri meşruiyet üretmez. Ancak ittifak siyasetinin mevcut biçimi, bu ilkeyi fiilen askıya almaktadır. Bahçeli’nin çizdiği çerçeve, hukuki değil ama siyasal sorumluluğu da bulanıklaştıran bir alan yaratmaktadır.
Buradaki mesele yalnızca MHP’nin pozisyonu değildir. Asıl mesele, iktidarın artık tekil bir özne olarak mı, yoksa çoklu ama sorumluluğu parçalanmış bir yapı olarak mı işlediğidir. Cumhur İttifakı, karar alma süreçlerinde yekpare bir blok gibi davranırken; sonuçların yükü ortaya çıktığında bu blok, bileşenlerine ayrışmakta ve her bir aktör kendisini “asıl fail”in dışında konumlandırmaktadır. Bu durum, seçmenin siyasal hesap sorma kapasitesini de zayıflatmaktadır. Çünkü muhatap belirsizleşmektedir: Karar kimin, sonuç kimin?
Bahçeli’nin itiraz eden ama vazgeçmeyen, eleştiren ama engellemeyen tutumu, bu belirsizliğin sürekliliğini sağlamaktadır. İttifakın devamını “devletin bekası” gibi yüksek bir söylemle meşrulaştırırken; ortaya çıkan sosyal ve ekonomik tahribatı hükümetin hanesine yazmaktadır. Böylece siyaset, riskleri paylaşmadan güç devşirmenin bir aracı hâline gelmektedir.
Oysa siyasal etik açısından bakıldığında, bu tür bir konumlanma uzun vadede hem ittifakın kendisini hem de temsil iddiasını aşındırır. Çünkü sorumluluk almayan iktidar, güven üretmez; itiraz eden ama değiştirmeyen siyaset, toplumsal karşılık bulmaz. Emeklinin yoksullaşması, gençlerin umutsuzluğu ya da barış söylemlerinin sonuçsuz kalması, soyut hükümet kavramlarına değil; somut siyasal aktörlere yöneltilen sorular üretir.
Sonuç olarak Devlet Bahçeli’nin “hükümet ortağı değiliz” vurgusu, bir kaçış cümlesi olmaktan çok, yeni bir iktidar tekniğinin ifadesidir. Bu teknik, yönlendiren ama yüklenmeyen, belirleyen ama bedel ödemeyen bir siyaset tarzını normalleştirmektedir. Ancak siyasetin doğası gereği, sonuçlar er ya da geç sorumlularını arar. Ve belki de asıl soru şudur: Sürekli sorumluluktan çıkan bir iktidar ortağı, sonunda temsil ettiği toplumsal kesimlere ne ölçüde hesap verebilir kalacaktır?


